• Sitelere Geri Dön: arsiv.sirince.net / www.sirince.net
  • FUTBOL DELıSı
     

    Haberler:

    Siteye geri dönmek için tıklayınız: arsiv.sirince.net

    Ana Menü

    FUTBOL DELıSı

    Başlatan Tarik, Nis 06, 2008, 12:38 ÖÖ

    « önceki - sonraki »

    Tarik

    Tüm türkiyeli çocuklar gibi bende futbolcu olmak isterdim. Doğrusu çok da güzel oynuyordum; hatta harikaydım bile denilebilinir; ama yalnızca geceleri rüyamda. Gündüzleri ülkemin toprak sahalarındaki çarpık bacaklı oyuncuların en kötüsü bendim.

    Bu çarpık bacakların; paytak paytak yürüyüşlerin, orta-asya steplerinde
    at sırtından inmeyen atalarımızdan bize kalıtsal olarak geçtiğini yazan kitaplar okudumsa da; pek aldırmadım. Yalnızca, bana bu çarpık bacağı miras bırakan atamın bir hayli tombul bir ata binmiş olduğunu, arasıra kaleycilik yaparken bacak aralarından yediğim "Goooooolll!..."lerden anlıyordum.


    Bizler, ceplerimiz iğde ve köftür dolu,mahalle aralarında patlak bir lastik topun arkasından, tavşan kovalayan; dilleri bir karış dışarı çıkmış tazı sürüsü gibi koşarken, bunun; çocukluğumuza armağan edilmiş bir özgürlük olduğunu kavrıyorduk. Zira; bizimle aynı yaşlarda, minarenin tepesinden bizleri kuşbakışı süzüp, biran önce oyuna katılmak için, acele acele ikindi ezanı okumaya çalışırken yutkunan, hafız Ali"nin sesinden, avantajımız inkar edilemeyecek derecede ortadaydı.

    O sihirli sözcüğün hangi takımın hanesine
    GOL yazılacağını bu çarpık bacaklarımızla hesaplarken, birden; fim mi koptu; yoksa, hafız Ali"nin ahu mu tuttu?... anlayamadik...!

    Hokuz -pokuz! Birer yetişkin olup çıktık bu oyundan. Her birimiz bir yerlere çil cücüğü gibi dağılıverdik. Patlak emektar lastik topumuzda, büyük bir olasılıkla, ortadan ikiye kesilip evcilik oynayan kücük mahalle kızlarının "Yağ satarım, bal satarım/Ustam ölmüş ben satarım" lı şarkıların arasına karışıp; birer çiçek saksısı olarak ömrünün geri kalanını, haşarı oğlan çocuklarının tekmelerinden uzak, emekli emekli sürdürdü...

    O patlak topun hikayesi mahallemizde süredursun ben; ipini kırmış bir uçurtma gibi uçup uçup dünya denen ağacın avrupa çatağından bir ülkeye takılıp kaldım. Bulutların, bana bu ülkenin denizaltı seviyesinden düşük olduğunu kulağıma bir önbilgi olarak fısıldamasından mıdır ne, her ana su altında boğulacağım korkusuyla ciğerlerim oksijen depolu; nefesimi tutarak yaşıyorum. Oysa, bu oksijen fazlalığımı, ülkeye dağılmış dümdüz futbol sahalarını andıran çimenlerde arkadaşlarımla beraber harcayabilirdim. Otlayan ineklere nanik yapıp kovalayamamanın ve eski mahalle arkadaşlarımla yeniden maç yapamamamın hüznünü; beynimin sahasında patlak bir lastik top gibi hep taşıdım.

    Benim futbol serüvenim çarpık başlamış; hüznün kaleme abanarak gol atmasıyla, son bulmuştu... Ama bu her şeyin sonu değildi, elbet!

    Seyrettiğim maçlarda iyi oyuncuları kıskansamda, alkışlama isteğimi de bastırmadım. Onlara, ayran budalası gibi; hayran olmaktan başka da çarem yoktu, zaten! Yıllar bir top gibi yuvarlanarak geçti ve kimliğimi kabullendim...Ben, basit bir futbol dilencisiydim: Allah rızası için, güzel bir maç lütfen! diye içimden oyunculara az yalvarmadım değil hani.
    Kötü maçlarda ise, elime kalem alıp; futbol hastalığını, kağıttan ameliyat masasının üzerine yatırıp; bir güzel kesip biçtikten sonra, alfabe torbamın içine doldurup, ağzını da; bir başlıkla bağlardım.

    Ben futbol da ne mi anlıyordum!? Torbanın ağzını çözme zamanı artık!...

    FUTBOL

    Futbolun öyküsü, zevkten zorunluluğa uzanan hüzünlü bir öyküdür. Spor bir sanayi dalına dönüştüğü oranda, iş olsun diye oynandığı zamanki güzelliğinden birşeyler kaybetmiştir. Günümüzde futbol, işe yaramayan her ögeyi reddetmektedir; kar getirmeyen her öğe de ,işe yaramaz, olarak kabul edilmektedir. Çocukların balonla oynaması gibi, ya da kedinin yün yumağıyla oynaması gibi; yetişkin bir insanı biran çocuk kılan davranışlar kimseyi ilğilendirmiyor artık. Balon kadar hafif bir topla dans eden balet ya da yuvarlanan yumak; oynandıklarının farkına varılmadan oynanan saatsiz, hakemsiz ve nedensiz oyunlarla ilgilenen yok. Oyun, oyuncusu az, izleyeni çok bir gösteriye dönüştü. Bu artık seyirlik bir futbol. Bu gösteri günümüzün en karlı gösterilerinden biri ve artık oynanması için değil, oynanmasının engellenmesi için düzenleniyor. Televizyon, futbolcuları yakından göstermeye başladığından beri, oyuncuların giysileri, baştan aşağıya ticari reklamlar tarafından işgal edildi. Bir futbol yıldızı ayakkabılarının bağlama işini uzatıyorsa bu onun ellerinin beceriksizliğinden değildir; olsa olsa cebiyle alakalı bir kurnazlık vardır işin içinde: Büyük bir olasılıkla Adidasın, Nikenin vb. nin reklamını yapıyordur. Profosyenel sporun teknotratları, futbolu sırf sürata ve güce dayalı, mutluluğa boşvermiş, fantazinin gelişmediği, cüretin yasaklandığı bir spor dalı haline getirdiler. Bereket çok endede olsa hala sahalarda kuralların dışına çıkarak, sırf bedensel bir zevk uğruna, yasaklanmış özgürlük serüvenine atılan, rakip takımı, hakemi ve türbünlerdekileri şahlandıran bir yüzsüz çıkıyor.

    OYUNCU
    Yan çizgi boyunca kan ter içinde koşuyor. Bir yanda onu zafer bekliyor, göklere çıkarılacak; öbür yanda ise mahvoluşun uçurumu bekliyor. Tüm mahalle ona gıpta ediyor: Profesyonel oyuncu, fabrikalardan da bürodan da kurtulmuştur; ona eğlenmesi için para öderler, tam anlamıyla piyangodur bu! Ölümüne ter dökmek zorunda da olsa, ne yanılmaya n, ne de yorulmaya hakkı olsa da, o gazetelere televizyonlara çıkar, radyolar ondan söz eder, kadınlar onun için iç geçirir, çocuklar onu taklid eder. Oysa varoşların tozlu yollarında zevk için oynayan o, birdenbire kendini çalışma zorunluluğu ile sradyumlarda bulmuştur; ya kazanacaktır ya da kazanacaktır.

    ış adamları onu alılar, satarlar, kiraya verirler; oyuncu daha fazla para ve şöhret vaadi karşılığında kendini akıntıya bırakır. Ne denli başarılı olur ve para kazanırsa, tutsaklığıda o oranda artar. Askari disiplin altında, her gün yorucu idmanlar altında ezilir. Beden sağlıklı bir görünüm ardında acıyı unutturan analjezik bombardımanlara tutulur, kortizon iğneleriyle delik deşik olur. Önemli maçlar öncesi onu toplama kamplarına hapsederler, buralarda zorla çalıştırılır, aptalca yemekler yer, suyla sarhoş olur ve yalnız uyur.

    Bütün bu işkenceler yetmiyormuş gibi maske takınıp, yitatroya çıkan usta aktörler gibi sahaya çıkarlar. Karşısındakileri dehşete düşürmekte usta olan aktörler vardır: Böyleleri önce, karıncayı bile incitmeyen bir melek yüzü takınır; sonra iter, küfreder, tükürür, rakibin gözüne toprak atar, çenesine oturaklı bir dirsek vurur, bir dirsekte kaburgalarına indirir, formasında ya da saçında seçer., ayaktayken ayağına, yerdeyken eline basar ve bunları hakemin arkası dönükken, yan hakemde bulutları seyrederken yapar. Taç atışını, serbest vuruşu ya da faul atışını hakemin gösterdiği noktanın fersah fersah ötesinde kullanırlar, baraj kurmaları gerektiğinde de yavaş yavaş ayaklarını kaydırmaya başlarlar; bu arada her nasılsa bir uçan halı onları alıp topa vuracak oyuncunun üzerine atıverir. Vakit geçirme konusunda da uzmanlaşmış aktörler vardır. Bir anda çarmıha gerilmiş kurban suratı takınır ve acı içinde yuvarlanmaya başlar. Başını ya da dizini tutarak uzanır çimenlere. Dakikalar geçer, masör kaplumbağa hızıyla gelir saha kenarından. Masör ter içindedir, pomat kokar ille de bir havlu vardır. Bir elinde su matarası, öbür elinde ise her derde deva ilacını taşır. Saatler, hatta yıllar geçer ve hakem ölü gibi yatan oyuncunun sahadan cıkartılmasını ister. ışte o anda bir diriliş mucisesi yaşanır; ölü bir anda fırlar ve ayağa kalkar.

    Öbür meslek dallarında yolun sonu ihtiyarlıkla birlikte gelir; bir futbolcu ise henüz otuz yaşında ihtiyar sayılabilir. Kaslar çabuk yorulur. Bazen yolun sonu otuzundanda önce gelir, ters bir top, kötü şekilde bayıltır onu; şanssız bir şekilde mahvolur ve bir kası, ya da bir tekme onulmaz bir şekilde kırar belini. Futbolcu bir gün tüm parasını aynı ata yatırdığını fark eder; para da ünde yoktur artık. Ün denilen o ılık yaz meltemi; bir teselli mektubu bırakmadan uçmuştur.

    KALECıOna file bekçisi denildiğide olur. Aslında kader kurbanı, mahkum ya da şamar oğlanı da denilebilinirdi. Onun bastığı yerde bir daha çim çıkmadığı söylenir.

    O yapayalnızdır. Oyunu hep uzaktan izler. Hedef mekandan ayrılmaksızın üç direğin arasında idamını bekler. O gol atmaz. Onun varoluş nedeni gol atılmasını engellemektir. Gol futbolun bayramıdır, golcu mutluluklar yaratır; kaleci ise bozguncudur, oyunbozandır. Sırtında bir numaralı formayı taşır. ılk ödüllendirilen asla o olmaz. O her zaman ilk suçludur. Suçu olmasada fatura her zaman ona çıkarılır. Bomboş alanın ortasında, cellatıyla başbaşa kalır. Takımların kötü olduğu günlerde kabak onların başına patlar, şut sağanağı altında başkalarının günahını çekerler. Kara talihi ömrünün sonuna dek onu terk etmeyecektir.

    Ünlü romancı Albert Camus, 1930 da Cezayir ünüversitesinin kalesini koruyan melekti. Çocukluğundan beri kaleci olmaya alışmıştı çünkü orada ayakkabıları daha az eskiyordu. Fakir bir ailenin çocuğu olan Camus için sahalarda koşmak bir lükstü. Hergece büyükannesi ayakkabılarının tabanını kontrol eder, eskimiş bulursa onu döverdi. Kaleycilik yılları boyunca Camus çok şey öğrendi.

    şunu öğrendim ki,diyor Camus, top birine hiçbir zaman beklediği yönde gelmiyor. Bu bana hayatta çok yardımcı oldu, özellikle insanlar büyük şehirlerde olduğu gibi gözükmüyorlar.
    Kazandığında çok sevinmemeyi, kaybetttiğinde de çok yerinmemeyi öğrendi; futbol oynayarak insan ruhunun derinliklerine inmeyi başaran Camus, daha sonra kitapları vasıtasıyla, bu dünyanın labirentlerinde ilerlemeye devam etti, bazı sırlarını öğrendi ve bilgelik yolunda önemli bir yol katetti.

    YILDIZ
    Günlerden bir gün rüzğar tanrıçası, adamın hor görülen ve hep fena davranılan ayakkabılarına birer öpücük konduruverir. Futbol yıldızı bu öpücükle doğar. Teneke bie kulubede, saman bir beşikte dünyaya gelir ve yeryüzünün kollarının arasında bir topla avdet eder. Top onu arar ve tanır, ona ihtiyacı vardır. Ayağının üzerinde yaylanarak dinlenir. Yıldız topu parlatır, onu konuşturur, ikisi konuşurken milyonlarca dilsizinde sesi duyulur. O milimetrik paslar, çimenler üzerinde atılan o eşsiz çalımlar, topuk pasları, roveşatalar sayesinde coşturur seyirciyi.Yıldız oynadığında takım oniki kişiyle oynuyormuş gibi olur.

    Yıldızların yıldızlıkları ne yazık ki pek az sürer. Bedeninde bir palyoça giysisi kadar yama vardır. Felç geçirmiş bir cambaz gibidir. Ona artık bir sanatçı gözüyle değil bir hayvan gözüyle bakılır. "Nallarıyla vuruyor yahu topa!" Bazı yıldızlar düştüklerinde tek parça olarak kalamazlar. Dahası, parçaları bile bazen afiyetle mideye indirilir çevresinden bulunanlar tarafından.

    TARAFTAR
    Taraftarlar, haftada bir kez evinde kaçar ve satadyumun yolunu tutar. Bayraklar sallanır, kaynanazırıltıları öter, maytaplar atılır, davullar çalınır. Televizyonda seyretme imkanına sahip oldukları halde, meleklerin nöbetçi şeytanlarla yapacağı mücadeleyi canlı olarak görebilmek için bu yolculuğa çıkmışlardır. Taraftarlar burada yumruklarını sıkar, yutkunur, içine zehir akıtır, şapkasını kemirir, dualar ve lanetler okur. Bir anda gırtlağını yırtarcasına bağırır, pire gibi sıçrar ve yanında "goooolll!" diye bağıran adamlara sarılır.
    Binlerce inananla birlikte, en iyi takımın onlarınki olduğuna, tüm hakemlerin satılmış ve tüm rakiplerin şikeci olduklarına kesinlikle inanır. Bu süreç fanatikliğe doğru evrilir. Fanatik dediklri tımarhanelik bir taraftardır. Gerçekleri görmezden gelme hastalığı öylesine bir hal almıştır ki; sag duyu yok olmuştur. Bu yok oluştan geriye ise şuursuzca sağa sola saldıran bir öfke yumağı kalmıştır.

    Fanatik stadyuma kulubün bayrağına sarılı olarak gelir, yüzü aşık olduğu renklerle boyalıdır. Vurucu, kırıcı, gürültücü yapıcı araçlarla yüklüdür hep. Daha yolda gelirken bile gürültü ve hırgür çıkarır.Hiçbir zaman yalnız değildir. Kızgınların safına geçer, o tehlikeli kırkayağa katılır. Aşağılanlar bir anda aşağılayanlar, korkaklar, daha korku salanlar arasına katılırlar. Pazar günün aşırı yetkinliği, haftanın öbür günlerinin itaat dolu yaşantılarını, isteksiz aşk hayatını, sevilmeyen ya da hiç olmayan iş hayatını unutturur. Bir tek serbest kalan fanatiğin, o tek günde acısını çıkartacağı pek çok şey vardır.

    Onun öbür derdi tribünlerdir. Orası onun savaş alanıdır. Rakip takımın varlığı bile onun için kabul edilemez. O iyidir, ve aslında saldırgan değildir, onu kötüleronu mecbur eder. Her zaman suçluolan düşmanlar boyunlarının koparılmasını fazlasıyla hak ederler. Fanatik her zaman tetikte olmalıdır; çünkü düşman dört bir yanı sarmıştır. Sessiz taraftarlar arasında yerini alır; çünkü bunlar her an rakip takımı taktir edebilirler. O zaman da hak ettikleri cezayı bulurlar tabii.

    GOL
    Gol futbolun orgazmıdır. Orgazm gibi gol de modern yaşamda gitgide daha az görülmektedir. Geçmişte pek az futbol maçı golsüz sonuçlanırdı. 0-0 ,havaya açılmış ağızlar, iki esneyiş. şimdilerde on bir oyuncunun on biri de kale direklerine asılmış, gol yememeye çalışıyorlar, doğal olarakta gol atmaya vakit kalmıyor. Beyaz merminin fileleri her havalandırışında ortaya konan sevinç, esrarengiz bir olgunluk ya da bir çılgınlık olarak algılanabilinir; ancak bu mucizenin de pek az gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Gol kücücük önemsiz bir gol da olsa, radyo tv spikerlerinin gırtlagında hep: Goooooooooolllll! olarak çıkar. Benim diye kulağı sağır edebilecek, yürekten bir haykırıştır bu. Seyirciler çılgına döner ve stadyum, beton olduğunu unutarak yerden kopar, havalara uçar.

    HAKEM
    Hakem, yaptığı işin tanımı itibarıyla keyfidir. Hiçbir muhafalete imkan vermeden rejimini sürdüren aşağılık bir diktatördür o. Otoritesini konuşturan koskoca bir cellattır aynı zamanda. Ağzındaki düdüğüyle kader rüzğarlarını üfleyerek, golleri kabul ya da iptal eder. Elindeki kartlarla mahkum eder istediğini: Sarı, günahkarları cezalandırır ve pişman eder, kırmızı ise sürgün emridir.

    Yardım eden ama karar vermeyen yan hakemler oyuna dışarda bakarlar. Oyun alanına yalnızca orta hakem girer. Sahaya girerken, yani kükreyen topluluğun arasına daldığı zamanda haklı olarak salavat getirir. ışi, kendinden nefret ettirmektir. Futboldaki tek ortak nokta, herkezin onda nefret etmesidir. Onu hiç bir zaman alkışlamazlar, o hep ıslıklanır.

    Sahada en çok koşan odur. Maç boyunca, yirmi iki oyuncunun arasında dörtnala giden bir at gibi koşturur. Bu denli büyük bir özverinin karşısında gördüğü ödül ise, seyircilerin uluyarak kellesini istemesidir. Başkalarının ayakları arasında giden beyaz topu izlemek zorundadır. Onun da zaman zaman bu topla oynamak isteyeceği açıktır; ama bu fırsat asla verilmemiştir hakemlere. Top kazara bedenine çarptığında öbür seyirciler, annesini başta olak üzere soy kütüğünü karıştırıp bir hatırlatma yaparlar.

    Yenilenler onun yüzünde yenilirler, yenenler ise ona karşın yenmişlerdir. Tüm yanlışların bahanesi, tüm felaketlerin sebebi odur. O olmasaydı taraftarlar onu icad etmek zorunda kalırlardı.
    Yüzyılı aşkın bir zaman hakemler karalara büründüler, tuttukları hiç kuşkusuz kendi yaslarıydı.

    [i:b6db79ecba]*Not: Bu yazı, E. Galeano" nun Gölgede ve Güneşte Futbol adlı kitabının kısmen bir özeti olup; aynı zamanda da bir Türkiyeli üzerine uyarlanmasıdır.[/i:b6db79ecba]

    okter

    dünyanın hemen her yerinde kabul görmüş olan futbola sırt çevirmek niyedir ki? bu güzel spora sırt çevirdiğimiz için kapitalistlerin eline mahkum etmedik mi?

     stadlarda yanımızdaki adamın kim olduğunu bilmeden kol kola girip aynı anda zıplamak birliğin diğer bir çeşiti değilmidir ? takım halinde oynanan gerek bir taşla gerekse ezilmiş bir kola veya bira kutusuyla toprakta, asfaltta, kaldırımda, betonda, yokuşta, evin küçük bir odasında, atölyede, inşaatta ve daha sayabileceğimiz belkide yüzlerce yerde oynana bilen hemde aklımızda başka soru işaretleri olmadan kafamızı boşaltabildiğimiz kaç tane spor var ki?

    hangi siyasi platformun bir futbol takımı kadar sempatizanı var peki ?
    böyle bir potansiyeli lehimize çevirmemiz gerekirken niye buna sırt çevirerek bu potansiyelden uzaklaşıyoruz?
    hem eğer bizler bunun içinde yer alsaydık o zaman kapitalistler futbol içerisinde bu kadar güçlü yer alabileceklermiydi? o zaman hakeme,karşı takımın taraftarına sövenler olacakmıydı, ellerinde satırla maça gelenler olacakmıydı?

    futbol sadece türkiye de değil tüm dünyada büyük bir güç ve bizlerin bu gücü kendi lehimize çevirmemiz gerekir. böylece hem daha güzel bir futbol seyretmiş ve oynamış oluruz hemde kapitalizmin en güçlü olduğu kulvarlardan birinde "hayır kardeşim burada bizlerde varız ve bizler olduğumuz sürece sizler burada yoksunuz" deriz.